Macron Fransa’nın sonunu getirecek! Kriz ve güvensizlik

France Insoumise (Boyun Eğmeyen Fransa) partisinin başkanı ve 2022 seçimleri cumhurbaşkanı adayı Jean-Luc Melenchon, seçimlere bir hafta kala, sonucunda Müslümanların hedef gösterileceği bir suikast yahut saldırının düzenlenebileceğini söyledi.[1]Bu demeç Melenchon’un Müslüman vatandaşların oylarına oynuyor olması ihtimalinin dışında, ülkedeki Müslüman azınlığın hem sağ hem de sol siyaset tarafından nesneleştirildiği ve kendi özgün sesinin kamuoyu ve siyaset tarafından kısıldığı bir durumun da işaretçisi.

Zaten kırılgan bir yapıya sahip olan Fransız ekonomisinin kötü gidişi, Emmanuel Macron’un emeklilik reformu ve özelleştirme planları, Fransa’da hükümeti bir hayli zorlayan grevlerin ve Sarı Yelekliler eylemlerinin tetikleyicisi olmuştu. 2019 yılı, sokak hareketleriyle biterken Kovid-19 pandemisi, Fransa’da ekonomiyi daha da sarstı. Pandeminin doğrudan etkilediği kitleler ise Fransa’da siyaset kurumunun, yaşamından memnun olmayan geniş kalabalıklara ulaşmak için popülist bir dile daha da meyletmesine neden oldu. Göçmen karşıtlığı, güvenlikçi siyasetin gittikçe artan ve temel hak ve özgürlükleri askıya alan ayak sesleri ve İslam düşmanlığı Fransa’da siyaset sahnesinin bütününe hâkim olmuş durumda.

Fransız ordusu da oluşturulan bu endişe ve kaygı ortamındaki yerini aldı ve içeriğinde iç savaş ihtimalinin hiç olmadığı kadar kuvvet kazandığını belirten, hedefine banliyöleri ve Müslümanları alan iki bildiri yayınladı.[2]Aşırı sağcı hareketler hem yasal hem de gayrimeşru zeminde gittikçe örgütlü bir yapıya bürünürken, polis teşkilatı mensupları da içişleri bakanına ek olarak sağ ve sol pek çok siyasi partinin desteğiyle Meclis’in önünde daha fazla yetki için eylem düzenledi. Eylemde atılan sloganlardan biri de polislerin yetki alanını kısıtlayan anayasal engellerin aşılması ve kolluk kuvvetlerine daha rahat güç kullanma yetkisi verilmesine yönelikti. Tüm bunlar yaşanırken, banliyölerdeki güvenlik ve sosyal adalet problemleri sürüyor, çeteler savaşıyor, uyuşturucu kullanma sınırı 11 yaşına kadar düşüyordu. Yani, Fransa’da gündem daha çok güvenlik üstüne kurulurken, devlet imkânlarından yoksun bir şekilde şehirlerin dışına itilmiş nüfusun problemleri de sürekli olarak artıyor.

Bu noktada Fransa’da siyaset ve kamuoyu, gerçeği, sorunun devlet politikaları ve ayrımcılıkta değil, ülkedeki azınlıkların Fransa Cumhuriyeti’nin değerlerine ayak uyduramamasında olduğu düşüncesi üstünden kurguladı. Kurgulanmış bu gerçeklik içinde başörtülü kadınlar “ayrılıkçı birer militan”, cami dernekleri “olası terör yuvaları”, sokaklarda kendi ekonomik koşulları için hükümete seslenen kitleler ise “vahşi saldırganlar” olarak mimlendi. Devletin ve hâkim resmi görüşün popülist bir dil kullanarak sürekli düşmanlarla çevrili bir toplumda yaşadığı söylemi, Fransa’da siyasetin gerçeklikten kopmasına ve halkın da siyaset kurumlarından ümidi kesmesine sebep oldu.

Siyasetin yeni dili: Hedef gösterme ve fişleme

İfade hürriyetinin ve basın özgürlüğünün alanının gitgide daraldığı bu şartlar altında, Fransa İslamofobi ile Mücadele Kolektifi (CCIF), Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DITIB), Strasbourg Milli Görüş Derneği ve Anadolu Ajansı (AA) gibi kurumlar neredeyse illegal sayılacak bir söylemin sözcüleri ilan edildiler. AA, resmi makamların sosyal medya hesaplarından İslamofobi tehlikesine işaret ettiği ve Fransa’ya dair objektif ahvali sunduğu için “yalan haber yapmak” ithamıyla hedef gösterildi. Fransa’da son araştırmalara göre toplumun yüzde 61’inin medyaya ve yüzde 70’inin siyasetçilere güvenmediği bir ortamda[3]oluşan korku ve özgürlük karşıtı havanın müsebbibi olan devlet erkinin AA’nın da sesini kısmaya çalışması yadırganacak bir durum değil. Siyaset belirli kavramlar etrafında tek sese indirgenirken, medya da aynı kavramları, benzer ön kabullerle halka sunmaya devam etti. İslam’ın, göçmenlerin, Türkiye’nin sürekli önlem alınması gereken bir tehdit olarak tasvir edildiği haberler, halkın gerçek dertlerine ışık tutmasa da devletin çıkarları için daha büyük önem arz ediyor. Birbirinden bağımsız olarak görülebilecek pek çok farklı vaka esasında Fransız siyasetinin ve partilerin sıkıştığı yeri göstermekte. Yani, Fransa’da toplum 1789 Fransız Devrimi’nin şiarı olan ve ülkenin milli sloganı haline gelen “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” ilkeleri üstünden değil; baskı, ayrımcılık ve düşmanlık düsturu üstünden yeniden inşa ediliyor.

Bu düşmanlığın ilk muhatabı da Müslümanlar oldu. Feminist hareketten Fransız ordusunun şahin kanadına kadar herkes kamuoyu önünde ağzını her açtığında muhakkak ülkedeki İslam sorunundan ve asimilasyonun gerekliliğinden bahseder hale geldi. İçeriği muğlak ve her yeni iktidarın lehine değiştirilebilecek “Cumhuriyet değerleri” kavramı, Fransa’da Müslümanlar ve göçmenler üstünde sallanan bir kılıca dönüştü. Sömürgeciliğin öncü ülkelerinden Fransa’da artık Müslüman göçmenlerin kendi hayat tarzlarıyla Fransa’yı sömürgeleştirildiği anlatıldı. Çocuklarına Arapça, Türkçe isim koymak, helal gıda reyonlarından alışveriş yapmak, Macron hükümetinin bakanları ve medyanın çoğuna göre tahammül edilmemesi gereken toplum karşıtı hareketler olarak görülüyor.[4]Özetle, Fransa’da sosyal devlet anlayışından kopan ve ekonomi idaresinde başarısız olan hükümetler için halka sunulacak suçlu ve suçlunun yargılanacağı zemin çok önceden belirlendi: Müslümanlar ve kimlik siyaseti.

Fransa’nın kendi “ötekisi” olan Müslümanlar ve göçmenlerle kurduğu bu ilişki, ülkenin genelinde toplumun olağanüstü şartlardan geçtiği intibaını muteber kıldı. Ünlü İtalyan düşünür Giorgio Agamben’in devlet egemenliğini tanımlarken kullandığı “istisna hali” kavramı, ülkedeki Müslüman azınlık için sürekli bir hal aldı. Bu istisna hali, toplumun tümüne gerek medya gerek siyaset gerekse de gündelik hayattaki pratikler üstünden sirayet etti ve oluşturulan olağan dışı ortamda İslam dinine mensup herkes doğrudan yahut dolaylı sorgulamaların muhatabı oldu.

2022 yılının Nisan ayında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine siyasetin içeriğinin boşaltılıp popülizm, İslamofobi, göçmen karşıtlığı ve yabancı düşmanlığının hâkim söylem haline geldiği bu şartların altında gidiliyor. Bu durumda da Fransa’daki siyasi iktidardan ve muhalefetten hem iç hem de dış siyasette duyulacak her ses, aynı popülist rüzgârı arkasına almaya çalışan ve gerçeklikten kopmuş bir üslupla kurgulanıyor. Seçimlere katılımın 1965’ten beri en düşük seviyeleri gördüğü, siyasi partilere duyulan güvenin yüzde 20’lere düştüğü Fransa’da siyaset halkın ihtiyaçlarına ve sorunların çözümüne odaklanmaktan çok, korku üretimi ve ardından gelen güvenlikçi politikalarla günü kurtarmaya ve bunu yaparken de toplumu sürekli kutuplaştırmaya devam ediyor. Halkın yüzde 56’sının ilk turda herhangi bir partiden olmayan Cumhurbaşkanı adayı bir ismi desteklemeye hazır oluşu da sürdürülen bu kısır siyasetin halk nezdinde karşılık bulmadığını gösteriyor. Siyaset Müslüman azınlığa gündelik yaşamdan, kamusal alana kısıtlamalarla yüklenirken, Fransa’da gerçek olgulara dayanan ve yapıcı bir siyaset yapma ihtimali de gün geçtikçe azalıyor.